why do birds suddenly appear,
every time you are near?
just like me, they long to be;
close to you
aslında bu şarkının bu sözlerinin türkçe anlamını yazmak istemiştim,
ama sonra “long” için türkçe bir kelime bulamadım. o özlemi, o susamışlığı ve sessiz çığlığı karşılayacak tek bir kelime.
eskiden ne kadar güzel sözler yazıyorlarmış…
(Source: youtube.com)
bir fotoğrafın en güzel tarafı, bir “anı getirgeçi” olması sanırım.
bu fotoğraf(lar)ı çektiğim anı o kadar iyi hatırlıyorum ki.
havanın sıcak ve nemliliğini, kokusunu, tenimde hissettiğim hafif tuzluluğu, akşam üstünün sarı rengini, tatlı yorgunluğu, etrafımdaki sessizliğin huzurunu ve içimdeki fırtınanın huzursuzluğunu, bu fotoğrafı çektikten sonra yürüdüğüm o yolu ve O’na attığım mesajı…
Adlandırmak bir şey söylemek değil, hakkında söz söylenecek ya da yeni bir bilgi eklenecek şeyi tanıdık nitelikleriyle çağırmaktır.”
— Nurdan gürbilek
bu çekimleri yapmak ilginç bir şekilde hobi haline geldi bende.
istanbul ve yalova’yı, hatta az sonra izmit’i aynı anda görebilmek ne kadar ilginç.
ve aslında istanbul gerçekten güzel bir yer.
(ps: hd izlenmesi şiddetle tavsiye edilir.)
ama babacığım?
belki böyle bir şey yoktur, belki elimdeki kayıtlar arasındaki farktandır bilmiyorum ama bülent ortaçgil ile olan versiyonu ile ötekinin arasında çok ince bir nüans var, incecik bir ton farkı. dediğim gibi, belki (büyük ihtimalle) bilerek bile yapılmış bir şey değildir ama ortaçgil ile birlikte olan versiyon sanki daha hüzünlü. çünkü biraz daha kalına gidiyor notalar, daha doğrusu kızılok’un vokali. biraz daha kırgın, üzgün söylemiş sanki. normal albümdeki coşku yok. gitarın akoru, emin değilim ama sanki minör değil de majör olmuş.
insanın en büyük eksiği “şimdi ne olacak/ne yapmalıyım” sorusunu sorabileceği kimsenin olmaması. bunu da anlamak için belli bir yaşı geçmiş olmak, belli şeyleri yaşamış ve aşamaları geçmiş olmak gerekiyor. bundan 1-2 yıl öncesine kadar “ben yaşanabilecek her şeyi yaşadım ve hissedilebilecek her şeyi hissettim diye düşünürdüm mesela. ama öyle olmuyor elbette. işte insanın elinde bu şarkıdaki gibi bir “manual” bir yol haritası yoksa, veya etrafından kendi arayıp bulmak zorunda olunca zorlanıyor. etrafınızda varsa böyle biri, veya arada bir, yalnız bir odada, kendinizi kaybolmuş ve ne yapacağınızı bilmez halde buluyorsanız, işte sebebi budur. “ee şimdi ne olacak” sorusuna bir cevapları yoktur. hatta düşününce, çocuk olmanın hem en kötü yanı hem de en iyi yanı buydu. size söyleneni yapmak, emirlere uymak, yönlendirilmek her zaman kendi yolunuzu çizmekten daha kolaydır, evladır.
hayat çocukken her zaman daha kolaydır. zaman doğrusaldır mesela. okul başlar - ilk dönem - yarı tatil - ikinci dönem - yaz tatili, sonra tekrar yeni bir sınıf, ama eskisinin aynısı olmadığından ve sayısal olarak da olsa bir “ileri gitme” ilüzyonu hakim olduğu için bir bekleyiş hakimdir. bir ışındır yani geometrik olarak hayat o dönemde. ama “hayat” aslında döngüseldir. bir çeşit çemberdir yani. o çemberin içinde hapsolmaktan kurtulmak da imkansıza yakındır. artık ne sınıfı bitirmeyi beklersiniz heyecanla, ne yeni yaz tatilini ne de 18 yaşına girmeyi. yıllık izne çıkmak, terfi almak, tatile gitmek, zam almak gibi saçma sapan olduğunu bildiğiniz şeyleri beklediğiniz sanısına kapılsanız da onlar gelip geçicidir çok maddiyatçı değilseniz.
böyle büyür çocuklar, ağlamak çare değil…
when you have no one,
no one can hurt you…
Bunu yasadigim her defasinda bu kadarcik yuksekten bile ne kadar kucuk oldugumuzu gorup icimden “yarrak gibi yasiyoruz” diyorum istemsizce.
Bu denli bos, gereksiz isler pesinde… Azicik yukaridan bile zerre kadar onemi olmayan isler….
geçen haftadan beri onbeşbin kere falan dinlemişimdir herhalde. “öz hakiki cranberries” tadını alabildiğim tek şarkı sanırım yeni albümden.
yapısökümcü olduğum için mi yoksa aslında zaten öyle oldukları için mi bilmiyorum ama bazı şarkıların belli bir bölümü sanki sadece kendisinden sonra gelecek olan bölümün hazırlığıymış gibi geliyor. mesela bu şarkıda, 6:10’a kadar geçen süre, ondan sonrakinin; asıl şarkının introsu gibi.




